2026 itibarıyla Türkiye’de yaşlı nüfus oranı her geçen yıl artıyor ve buna paralel olarak demans, alzheimer veya ileri yaş kaynaklı akıl zayıflığı nedeniyle ailelerin sulh hukuk mahkemesine başvurduğu vesayet davalarının sayısı da yükseliyor. Sadece yaşlılık değil; madde bağımlılığı, ağır ruhsal rahatsızlıklar veya velayet altında bulunmayan küçükler için de aynı hukuki mekanizma devreye giriyor. Peki bir kişi ne zaman vesayet altına alınır, vasi kim olabilir ve süreç gerçekte nasıl işler?
Vesayete Ne Zaman İhtiyaç Duyulur?
Türk Medeni Kanunu, vesayeti iki temel duruma bağlıyor: velayet altında bulunmayan küçükler (TMK m. 404) ve haklarında kısıtlama kararı verilen erginler (TMK m. 405-408). Kısıtlama sebepleri arasında akıl hastalığı veya akıl zayıflığı, savurganlık, alkol ya da madde bağımlılığı, kötü yönetim ve bir yıldan uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı ceza sayılıyor. Kanunun bu sebepleri sınırlı sayıda tutması tesadüfi değil; amaç, kişinin özgürlüğünü kısıtlayan bir kurumun keyfi biçimde uygulanmasının önüne geçmek.
Somut bir örnek düşünelim: Kartal’da yaşayan bir aile, 78 yaşındaki babalarının artık banka işlemlerini takip edemediğini, fatura ödemeyi unuttuğunu ve tanımadığı kişilere para transfer ettiğini fark ediyor. Bu tablo, tek başına “yaşlılık” değil, işlerini göremeyecek derecede akıl zayıflığı kapsamına girebilecek bir durum ve sulh hukuk mahkemesine başvuru için hukuki bir zemin oluşturuyor.
Kimler Vasi Olarak Atanabilir, Kimler Atanamaz?
TMK m. 413/I uyarınca vasi olacak kişinin ergin ve vesayet işlerini görmeye ehil olması gerekiyor. Mahkeme, kısıtlıyı tanıyan, güvenilir ve çıkar çatışması bulunmayan bir yakını tercih ediyor; kamu hizmetinden yasaklı olanlar veya kısıtlı ile menfaat çatışması içinde bulunanlar vasi olarak atanamıyor.
Örneğin iki kardeşten biri, hem babasının bakımını üstlenmek hem de aynı anda babasına ait bir taşınmazı satın almak istiyorsa, mahkeme bu durumu çıkar çatışması olarak değerlendirip başka bir aile üyesini ya da gerekirse bir kayyımı sürece dahil edebiliyor. Bu noktada “en yakın akraba otomatik olarak vasi olur” algısı yanıltıcı; belirleyici olan kısıtlının menfaatidir.

Vesayet Davası Sürecinde Neler Yaşanır?
Süreç, kısıtlının yerleşim yerindeki sulh hukuk mahkemesine yapılan başvuruyla başlıyor. Talebi eş, çocuklar, akrabalar hatta komşular yapabiliyor; hekimler veya idari makamlar da durumu mahkemeye ihbar edebiliyor. Kamu düzenine ilişkin olduğu için hâkim, ihbar üzerine kendiliğinden de harekete geçebiliyor. Başvuru dilekçesine, kişinin durumunu ortaya koyan somut bilgiler (varsa mevcut sağlık raporları, tanık beyanları, yaşanan olaylar) eklenmesi, mahkemenin süreci daha hızlı değerlendirmesine yardımcı oluyor.
Mahkeme, kısıtlanması talep edilen kişiyi genellikle tam teşekküllü bir hastaneye sevk ediyor; burada oluşturulan sağlık kurulu raporu dosyaya giriyor ve hâkim, kısıtlanması istenen kişiyi bizzat dinliyor. Bu adımlar nedeniyle süreç, dosyanın niteliğine göre birkaç aya yayılabiliyor. Diyelim ki heyet raporu “kısmi ehliyetsizlik” sonucuna varıyor; bu durumda mahkeme tam kısıtlama yerine daha sınırlı bir yardım kayyımlığı kurumunu da değerlendirebiliyor. Karar kesinleştiğinde, kısıtlama nüfus kütüğüne işleniyor; bu noktada nüfus kayıtlarına ilişkin diğer düzeltme süreçleriyle benzer bir mantık işliyor.
Vekâletname Vesayetin Yerini Tutar mı?
Ailelerin büyük bölümü, mahkeme sürecinin uzunluğundan çekinip daha “hafif” bir yol arıyor: notere gidip yaşlı yakınları adına genel vekâletname çıkarmak. Bu yaklaşım kısa vadede pratik görünse de hukuki açıdan risklidir ve çoğu zaman yanlış bir çözümdür.
Vekâletname, ancak vekâlet veren kişi işlem anında ayırt etme gücüne sahipken geçerli olabiliyor. Kişi zaten akıl zayıflığı veya ileri demans nedeniyle bu gücü kaybetmişse, düzenlenen vekâletname baştan itibaren geçersiz sayılabiliyor ve ileride üçüncü kişilerle yapılan işlemler iptal riskiyle karşı karşıya kalabiliyor. Diğer yandan, kişi henüz ayırt etme gücüne sahipken önceden düzenlenmiş bir vekâletname varsa, mahkeme bunu tamamen yok saymıyor; ancak vekâletname tek başına, kısıtlının kalıcı korunmasını ve mahkeme denetimini sağlayan vesayet kurumunun yerine geçmiyor. Kanaatimizce doğru yaklaşım, sürecin “son çare” olarak ertelenmesi değil, işlerini göremeyecek hâlin netleştiği anda başvurunun yapılmasıdır; çünkü gecikme, hem kısıtlının malvarlığını risk altına sokuyor hem de ileride vekâletnameye dayanan işlemlerin hukuki geçerliliğini tartışmalı hâle getiriyor.

Vasinin Görevleri ve Vesayetin Sona Ermesi
Vasi atandıktan sonra görevi sınırsız değildir. Kısıtlıya ait önemli malvarlığı işlemleri (taşınmaz satışı, kredi kullanımı gibi) genellikle vesayet makamının iznine tabidir ve vasi, düzenli olarak hesap vermekle yükümlüdür. Bu denetim mekanizması, “vasi olan kişi artık her şeyi tek başına yönetir” şeklindeki yaygın yanılgının aksine, kısıtlının menfaatini korumak için bilinçli olarak sıkı tutulmuştur. Örneğin vasi, kısıtlının evini satmak istediğinde önce sulh hukuk mahkemesinden izin almak zorundadır; bu izni almadan yapılan bir satış işlemi geçersiz sayılabilir ve alıcı için de ciddi bir risk oluşturur.
Vesayet süresiz değildir. Kısıtlamayı gerektiren sebep ortadan kalktığında (örneğin sağlık durumunun düzelmesi, madde bağımlılığından kurtulma gibi) ilgili kişi ya da vasi, mahkemeden kısıtlamanın kaldırılmasını isteyebilir. Küçükler için ise vesayet, erginlik yaşına ulaşılmasıyla kendiliğinden sona erer.
Özetle, bir yakınının artık kendi işlerini göremediğini fark eden aileler için ilk adım, durumu belgelemek (doktor raporları, somut olaylar) ve yerleşim yerindeki sulh hukuk mahkemesine başvurmaktır. Sürecin heyet raporu ve duruşma aşamalarını içerdiğini bilerek hareket etmek, hem beklentileri gerçekçi tutar hem de kısıtlının hakları en baştan itibaren güvence altına alınmış olur.
Yasal Uyarı

